“Büyülendim” dedim; etkilenmemin derecesini anlatabilmek içindi bu söz. Bunun yerine “hayran oldum, çok duygulandım,” yahut “müthiş, görkemli, olağanüstü” de diyebilirdim. Leonardo Vinci’nin son yıllarını yaşadığı mekânı ve bu mekânla bütünleşmiş parkı dolaştıktan sonra ne düşündüğümü soran gazeteci arkadaşıma verdiğim cevaptı bu.
Doğaüstü güçtü büyü; simyacının, büyücünün, şamanın gizil gücüne inanıldığı için, onların illüzyonunun etkisi altındaki kişidir büyülenen. Buradan ödünç alınan “büyülenmek” sözü, bilim ve sanat hatta aşk karşısında duyulan derin etkinin ifadesiydi elbette. Leonardo ömrü boyunca doğaüstüyle değil, doğayla, hayatla cebelleşmişti. Bunun sonucu olarak da yapıp ettikleri, daha 16. yüzyılda yaratıcı insan tahayyülünün hayatı bir tasarım nesnesine dönüştürmesi, büyük insanlık kültürüne önemli bir katkı olmuştur. Bu hâldeyken etkilenmemek elde değildi. Bir dâhinin beş yüzyıl öncesinde dokunduğu, şekillendirdiği nesnelerle, yaratılarla yüz yüzeydim, onların içindeydim. Her nesne kendi imgesiyle buluşup hayata ve zamana bir cevap olarak oradaydı işte. O yüzyıldan bize yazılan bir mektuptu Leonardo’nun yapıp ettikleri. Cevap isteyen bir mektup. Onun bu mektubuna cevap olarak Türkiye’den yirmiden fazla insan, ressam, yontucu, belgeselci, gazeteci ve yazar olarak oradaydık. Duygu, esinlenme ve heyecan içindeydik her birimiz. Daha orada ilk cümlelerimizi zihnimize kazımış, dönüşte ortak bir mektubu nasıl oluşturacağımızı düşünüyorduk herhalde.
Leonardo’yu sadece bir ressam yahut mekanikçi olarak nitelemenin yetersizliğini düşünüyordum. Sanatın ve bilimin düetiydi bu; birlikte uçtukları tahayyül ufkunda hayat sıçramalarla değişebilmenin müziğini fısıldıyordu. Duyabilmek, dokunabilmek ve böylece anlamlandırabilmek için yoruyordum zihnimi. Söylendiğine göre dizaynını Lenardo’nun yaptığı dış mekânda mekanik araçlar, köprüler, kuşevi suni bir şekilde sis bulutları altındaki su akıntıları arasında dolaşırken, ağaçlara gizlenmiş hoparlörlerden kendisinin bestelediği müziği de dinliyorduk. Yağmur, bu sessizliği bozmuyor, bizdeki bir deyimle siyil siyil yağıyordu.
Bir Rönesans insanıydı Leonardo. Bilimle sanatın bütünleşerek insan zihninde uyandırabileceği gerçekliğin zeminini hazırlayanlardandı. Şu var ki, birçok tasarı yarım kalmış, yarıda bırakılmıştır. Tamamlanmamış her eser, ister bilim ister sanat alanında o lsun, gelecek için bir esin kaynağıdır; onu tamamlayacak olana bir çağrıdır. Böyle mi düşünmüştür Leonardo? Sanmıyorum. Ama bugün böyle düşünebiliriz. Onun dehâsı uçarı zekânın macerasına dönüşüyor bir bakıma. Uçarı zekâ dağınıktır, dağıtandır, her alanda kendini gerçekleştirme arzusunun tatminsizliğidir. Bu yüzden de Leonardo’yu mükemmelliğe teslim olmayan, mükemmeli bozarak yeniden üreten kişi olarak görmenin sakıncası yok
*
Leonardo’nun çizimleri, tersten yazılmış yazısıyla sayfalar tutan notları, mekanik dişliler, ışıklandırdığı tiyatro sahnesi ve koltukları, duvardaki halılar, tablolar: her şey meraklılarca izleniyordu. Türkçe dışında çoğu dillerde hazırlanmış broşürler biletle birlikte izleyicilere verilmişti. Mona Lisa tablosunun mükemmel bir röprodüksiyonu önünde biriken kalabalığa rehber uzun uzun anlatıyordu resmin özelliklerini. Tam da orada zihnim 1970’lerin başındaki öğrencilik yıllarına döndü. Sanat Tarihi hocamız dudaklarını şıplatarak huşuyla anlatmıştı Mona Lisa tablosunu bize. O da buradaki rehber gibi uzun uzun anlattıktan sonra Mona Lisa’nın katır sırtında dağlardan geçerek İtalya’dan Fransa’ya getirilişini, bu macerada kendisi de tabloya eşlik eder gibi ballandıra ballandıra anlatmıştı. Dudaklarındaki her sözcük acıyan bal damlalarıydı sanki. Öyle hissetmiştim. Hocanın anlattıklarını içselleştirip o dağ yolculuğunu da içeren bir şiir yazmıştım o yıl. Hocanın sözcüklerine ithafen şiirin adını da Bal Acısı diye koymuştum. Yazıyı bu şiirle bitireyim diye düşündüm.
BAL ACISI
Meydan okuyarak zamana Tanrıya ve aşka
Bir palet toprağın gizemin Çivilemişsin tuvaline
Özleştirip bakışınla
Bakışın ki
Kısaltır özge aşkları
Sokar dergâhına
Secde ettirir
Varılmaz uzaklıktır bakışın
Çöreklenmiş alaycı bir gülüş
Dudaklarının hayın kıvrımına
İkiyüzlü
Küçümseyici
Ve sevdalı
Belli etmesen de üşüyorsun belli
Al omzuna harmaniyeni ellerinle
Ellerin ki dokur zamanın tezgâhında Aşkın bin türlüsünü
İnceliğin ve hüznün bin türlüsünü
Ufkun sisli ve alıngan
Hiç doğmuyor güneşler
Hiç doğmayacak
Sanki zaman
Hep Ortaçağ
Sonra büyük göç kuzeye
Yüce dağlardan aşarken yüreğinde
Deniz tutması gibi bir esriklik
Ve ayrılıkların buruk tadı
Hüzünle seyretmiştin üzüncün yurdunu
Acı bir damla gözyaşı olmuşsun
Kimi iklimlerde
Kimi yerde masallara girmişsin
Geceler kadar gizli anlamlara
Öpüşler gibi sinmişsin
Ve sen bir tülün düşsel gerisinde
Düşsel kalacak olan yaşlanmadan
Kalımlı sevgiliymişsin
Derler ki hâlâ o düş ülkelerinde
Bal acısı imişsin
Acıdır çünkü dağlardan gelen bal
Acıdır ayrılıkların tadı
Sen şimdi burkulmuş yüreğinle
Kal orada göz peteğinden
Damlayan bal bakışınla
