Honey & Bunny Atelier ile Gıdanın Politikası Üzerine
Mimarlıktan gıda tasarımına uzanan pratiğiyle Honey & Bunny, yemeği yalnızca bir tüketim eylemi değil; kültürün, politikanın, tasarımın ve gündelik hayatın kesiştiği bir alan olarak ele alıyor.
Bengüsu Aleyna Demirci
8/15/20268 min read
Mimarlıktan gıda tasarımına uzanan pratiğiyle Honey & Bunny, yemeği yalnızca bir tüketim eylemi değil; kültürün, politikanın, tasarımın ve gündelik hayatın kesiştiği bir alan olarak ele alıyor.
Martin Hablesreiter ve Dr. Sonja Stummerer ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda; gıdanın taşıdığı kültürel anlatılardan gündelik hayatın politik yapısına, dijital çağda fiziksel deneyimin öneminden Türkiye'nin zengin yemek kültürüne uzanan bir sohbet gerçekleştiriyoruz.
1- Her ikiniz de mimarlık eğitimi aldınız. Ölçek ve kalıcılık üzerine yoğunlaşan bir disiplinden, en geçici ve tüketilebilir malzeme olan “gıda”ya geçişiniz nasıl gerçekleşti? Mimarlık geçmişiniz, yemek yeme eylemini tasarlanmış bir nesne ya da toplumsal bir yapı olarak algılama biçiminizi nasıl şekillendiriyor?
Sonja & Martin: İkimiz de Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde Hans Hollein’in öğrencisi olarak mimarlık eğitimi aldık. Hollein’in mimarlık anlayışı oldukça genişti. Kapsamlı bir uzmanlığı ve son derece deneysel bir yaklaşımı vurguluyordu. Bizden çok ciddi bir araştırma yapmamızı ve kültürel birikime sahip olmamızı bekliyordu.
Mezuniyetimizin ardından Tokyo’da Arata Isozaki ile çalıştık. Orada kültürün göreceliliğiyle doğrudan karşılaştık. Japonların gündelik yaşamı genel olarak — ve özellikle de yemeği — önce düşünme, ancak sonrasında deneyimleme biçimlerinden ilham aldık. Zaten Roland Barthes’a karşı özel bir ilgimiz vardı…
Japonya’da kültürel anlatılar yenir. Aslında biz Avrupalılar da aynısını yapıyoruz, ancak çoğu zaman bunun farkında değiliz.
Yemeği, anlatıların örtük bir taşıyıcısı olarak görme fikri ilgimizi çekti. Isozaki, gıdaya kültürel bir pratik olarak duyduğumuz ilgiyi takdir etti ve yollarımız ayrılırken bu konuyu daha derinlemesine araştırmamızı önerdi.
Bize, mimarlığın yaratıcı ve deneysel bir disiplin olarak 1945 sonrasında son derece önemli bir rol üstlendiğini söyledi. Dünya yıkıntılar içerisindeydi ve demokratik, onurlu bir şekilde bir arada yaşamanın yeni fikirlerine ihtiyaç vardı. Ancak Isozaki’ye göre, 21. yüzyılda 10 milyara kadar insanın sürdürülebilir, sağlıklı, kendi kendine yetebilen ve onurlu bir biçimde beslenmesini sağlamak, tüm zamanların en büyük meydan okumalarından biri. Bunun için sanatçıların, mimarların ve tasarımcıların sahip olduğu tüm yaratıcılığa ihtiyaç duyulacak.
Böylece ciddi bir araştırma sürecine başladık ve 2005 yılında gıda tasarımı üzerine ilk kitabımızı yayımladık. O dönemde hâlâ Viyana’da bir mimarlık stüdyomuz vardı; bunun yanı sıra İstanbul’da Mimar Sinan ve Yeditepe Üniversitelerinde de ders veriyorduk.
Mimar ve tasarımcı olarak düşünme biçimimiz değişmedi. Hem disiplinlerarası hem de disiplinlerötesi kapsamlı araştırmalar yürütüyoruz. Enstalasyonlarımızı, videolarımızı, fotoğraflarımızı ve performanslarımızı planlıyor; farklı alanlardan iş birlikleri gerçekleştiriyoruz.
Dialogue #03 // Honey & Bunny
Gıda bizi dünyaya nasıl bağlıyor? Kurallar neden sorgulanmalı? Ve yediğimiz şey aslında bize ne anlatıyor?




2- Süpermarketleri, vitrinleri veya yemek masalarını sıklıkla performans alanlarına dönüştürüyorsunuz. “Beyaz küp”ün steril sınırlarından çıkarak bu gündelik kamusal alanları dönüştürmek, izleyici/tüketiciyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl değiştiriyor?
Sonja & Martin: Gündelik hayatı politik bir alan olarak görüyoruz. Nasıl yemek yediğimiz, temizlik yaptığımız, dişlerimizi fırçaladığımız, çocuklarımızı yetiştirdiğimiz ve hatta nasıl seks yaptığımız bile, o anda hangi kültüre ve hangi politik görüşlere tabi olduğumuzu ortaya koyuyor.
Bu anlamda süpermarket, kendi başına bir müzedir. Süpermarket, kapitalist ve küreselleşmiş gündelik kültür hakkında, büyük bir müzede düzenlenen herhangi bir eleştirel sergiden muhtemelen çok daha fazla şey söyler.
Bunun ötesinde süpermarket; estetik bir ilke, bir arzu ve bir anlatıdır. Bunların hepsi sanatın temel unsurlarıdır.
Aynı durum, çok daha küçük ölçekte, yemek masası veya mağaza vitrini için de geçerlidir. Örneğin bir alanı temizlediğimizde ya da temizlettiğimizde veya yemek yerken hiyerarşileri kabul etmeyi ya da ortadan kaldırmayı seçtiğimizde; eşitlik ve onur, sürdürülebilirlik ve çeşitlilik, gelenek, din ya da ırkçılık konularındaki duruşumuzu ortaya koyarız.
Bu fikrin izleyicimiz üzerinde nasıl bir etki bırakacağını bilmiyoruz. Ancak gündelik hayatla çok doğrudan bir ilişki kurarak, onun muazzam boyutlarını görünür kılmak ve değişim üzerine düşünmeye teşvik etmek istiyoruz.


3- Performanslarınızda sıklıkla “yanlış bir şey yapma” stratejisini kullanıyor, sofra adabını ve toplumsal normları sabote ediyorsunuz. Kuralları altüst etmenin ve ironiyi sanatsal bir araç olarak kullanmanın, izleyiciyi kendi tüketim alışkanlıklarına ve gündelik normlarına yönelik yeni, eleştirel bir “Bakış” geliştirmeye zorladığına inanıyor musunuz?
Sonja & Martin: Hataları seviyoruz! Hata yapmak harika bir şey. Her çocuk hata yapmaktan ve bu hatalar üzerinden yetişkinlerle dalga geçmekten keyif alır. Hatalar, bizi güldürdükleri için derin bir insanlık duygusu barındırır. Beklenen ile beklenmedik olan karşılaştığında mizah ortaya çıkar. Hiçbir makine bunu anlayamaz.
Hataların yarattığı alan, düşüncelerin bir süreliğine olgunlaşmasına izin verir. Gülmek, insanları duygusal olarak daha karmaşık konulara açar. Mizah, karmaşık ya da rahatsız edici konuları aktarmak ve tartışmaları başlatmak için kullanılabilir.
Öte yandan, kasıtlı olarak hatalar yaratarak kültürün göreceliliğine dikkat çekmek istiyoruz. Gündelik hayatımız — yani yaşamlarımız — radikal biçimde kurallarla düzenlenmiştir. Hangi bitki ve hayvanları bir araya getirdiğimiz, onları nasıl hazırladığımız ve nasıl yediğimiz; neredeyse herkesin büyük bir titizlikle uyduğu oldukça katı kültürel kurallara bağlıdır.
Masada nasıl oturduğumuz, hangi aracı ne için kullandığımız, kimin konuşmasına izin verildiği ve kimin verilmediği gibi pek çok şey katı kurallara tabidir. Çoğu zaman bu kuralların nereden geldiğini bile bilmiyoruz. Örneğin bu kuralların birçoğu kadın düşmanı veya ırkçıniteliktedir; bazıları ise yaşam alanlarının yok edilmesine ya da köleliğe katkıda bulunur.
Tüm kuralların ve geleneklerin ortak noktası ise tamamen kültürel olmalarıdır. İnsanlar tarafından oluşturulur ve insanlar tarafından uygulanırlar. Bunun nihai anlamı şudur: Her kural değişime açıktır.
Daha adil — yani yaşanabilir — bir dünyanın mümkün olabilmesi için, insan hakları gibi oldukça iyi kurallar dışında, kuralların çoğunun sorgulanması ve yeniden müzakere edilmesi gerekir.
Hanna Arendt’i biraz farklı biçimde ifade edecek olursak, demokrasi bize kültürü her gün yeniden müzakere etme hakkını sunar.
Ancak temelde, sanatımız aracılığıyla insanları değiştirebileceğimize inanmıyoruz. Biz şüphe etme hakkını savunuyoruz. Şüphe edenlerin yalnız olmadığını görünür kılıyoruz.
Günün sonunda aynaya bakıp şunu söyleyebilmek istiyoruz:
“En azından denedik.”


4- Son derece dijital bir çağda yaşıyoruz; buna rağmen çalışmalarınız bütünüyle dokunma, tatma ve koklama üzerine, yani tamamen dokunsal ve fiziksel bir deneyime dayanıyor. Ekranların hâkim olduğu bir dönemde, gıdanın sunduğu bu “ilkel materyaliteye” geri dönmek neden bu kadar önemli?
Sonja & Martin: Gıda, temelde bizi dünyaya bağlar. Aldığımız her lokma, hayatta kalmamız ve zevk almamız uğruna yaşamını yitiren bitki ve hayvanlarla; ayrıca bizim için, yiyeceğimiz için emek veren sayısız insanla aramızda bir bağ kurar.
Gıda, doğa ve kültür arasındaki sözde karşıtlıkların arasında bir köprü kurar. Gıdayı, teknoloji faşizmine karşı gerekli savunmanın bir aracı olarak görüyoruz.
Teknoloji baronlarının sıvı veya yapay gıdaya duyduğu fetişizm bizim için fazlasıyla anlaşılır. Kitapları yakabilirsiniz, heykelleri havaya uçurabilirsiniz, şehirleri zorba bir mimariyle doldurabilirsiniz ve insanları küçük bilgisayarlarla tamamen gözetim altında tutabilirsiniz; ancak onları yemek kültürlerinden vazgeçirmek oldukça zordur.
Bu, giderek artan endüstrileşme ve son derece tehlikeli olan “kolaylık” vaadi aracılığıyla sürekli olarak yapılmaya çalışılıyor.
Fakat yemek yeme deneyimi hâlâ fazlasıyla büyük bir vaat taşıyor. Biz bu hazzın tadını çıkarmaktan hiç çekinmiyoruz ve tiranlığı alt etme şansımız da tam olarak burada yatıyor.


5- Türkiye, derin ve çok katmanlı bir yemek kültürüne sahip. Buradaki sosyo-kültürel dinamikler ya da Doğu ile Batı arasındaki mutfak/tasarım ritüelleri, honey & bunny’nin gelecekteki projeleri ve olası iş birliklerimiz için nasıl bir oyun alanı oluşturabilir?
Sonja & Martin: Türk mutfağını ve onun her gün yeniden ortaya çıkan inanılmaz çeşitliliğini çok seviyoruz. Sadece birkaç tencerenin içinde bile çok farklı kültürler bir araya geliyor. Bunun yanı sıra, işin tarihsel boyutu da oldukça önemli. Sayısız kültürel etki Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştı; bugün bunların çoğunu artık sorgulamadan, hayatımızın doğal bir parçası olarak kabul ediyoruz. Bunun en iyi örneği yoğurt.
Türkiye’de projeler gerçekleştirmeyi gerçekten çok isteriz.
Yıllar önce, merhum yönetmen Halit Refiğ ile birlikte İstanbul’da iki hafta süren bir mimarlık ve film atölyesi yürüttük. Atölye sırasında her iki üniversiteden öğrenciler, bir gün boyunca Boğaz üzerinden şehirde bize rehberlik etti.Bu süreçte ortaya çıkan çalışmalardan, Avusturya’daki Forum Alpbach’ta gerçekleştirilen bir sergi için büyük formatlı fotoğraf kolajları oluşturduk. Bu kolajlardan biri hâlâ stüdyomuzda asılı.
Türkiye’ye dönüp burada ortak projeler geliştirmek bizim için büyük bir mutluluk ve onur olur.
SONJA STUMMERER & MARTİN HABLESREİTER
HONEY & BUNNY ATELİER
