Bir Coğrafyanın Yaşam Kültürü

Bu içerik, Prof. Dr. Suzan Duygu Erişti’nin kaleme aldığı özgün metinden seçilmiş bölümlerden oluşmaktadır. Yazının tamamı, orijinal metinde yer almaktadır.

Prof. Dr. Suzan Duygu Erişti

10/31/20269 min read

“Sanatçının dönüşümüne şahitlik etmek; kültürümüzden, bizden… İçselleştirdiğimiz anlar üzerine inşa edilmiş bireysel izleri sürerek kolektifliğe yönelen bir yolculuğa eşlik etmek…”

Sergi, birbiriyle ilişkisel ve paralel düşünsel düzleme dayalı sürekliliği izleyici ile buluşturan dört seriyi içeriyor: Edim, Yüzleşme, Hamam ve Penthouse Party.

Sergideki eserler günlük yaşam içerisinde geçmişten ve anılardan yola çıkan karşılaşmalar, mekân ve bağlama dayalı sorgulamalar, bireysel ve toplumsal ritüellere dönük yansıtmalar ya da seçkin yaşam alanlarının kapalı dünyasına uzanan bir yapı ile kalıpların dışına çıkmış bir anlatının birlikteliğini içeriyor. Ömer Faruk Erdoğan’ın anlatıcı olarak rolü, insanın içinde bulunduğu ortamı nasıl yaşadığını yansıtmak üzerine odaklanıyor. Seriler arasında mekân, figür, toplumsal bağlam değişse de sanatçının temel arayışı değişmiyor; anın hatırlanması, yeniden anlamlandırılması ve ayrıntılar arasında özneyi aramaya dönük içselleştirilmiş yaratıcılık.

O anlık küçük olayların, bakışların, bedenlerin, bedenlerin birbiriyle ilişkiselliğinin, eşyaların, fark edilmeyen küçük detayların konuştuğu eserler, ayrıntıları yüceltmek ya da geçmişi nostaljik bir kurgu ile tasarlamanın ötesinde akışın içindeki anlam yoğunluğunu açığa çıkarıyor.

“To witness the artist’s transformation; to accompany a journey that moves towards the collective by tracing individual imprints built upon moments internalised from our culture, from ourselves…”

The exhibition brings together four series—Edim (Act), Yüzleşme (Confrontation), Hamam (Turkish Bath), and Penthouse Party—which invite viewers into a continuity of thought grounded in interconnected and parallel conceptual frameworks.

The works in the exhibition bring together encounters drawn from everyday life, rooted in the past and personal memories; inquiries shaped by space and context; reflections on individual and collective rituals; and narratives that extend into the closed world of privileged living spaces. These elements form a narrative that moves beyond conventional frameworks. Ömer Faruk Erdoğan’s role as a storyteller centres on reflecting how individuals experience the environments in which they find themselves. Although the spaces, figures and social contexts shift across the series, the artist’s fundamental pursuit remains unchanged: the recollection of a moment, its reinterpretation, and an internalised creative process that seeks the subject within the details.

The works give voice to fleeting incidents, glances, bodies, the relationships between bodies, objects and overlooked details. Rather than glorifying details or reconstructing the past through a nostalgic narrative, they reveal the density of meaning embedded within the flow of everyday life.

Fotoğraf: Hulusi Melih Özbay. Atölyesinde Ömer Faruk Erdoğan, Eskişehir, 2026.

Edim ile Eylemsellik Arası İlişki

Edim serisi bu yaklaşımın başlangıç noktasını oluşturur. Serinin adı gerçekleşmiş ve yaşanmış bir eylemselliği çağrıştırır. Edim, eyleme dönük bir sonuç değil, eylemin çağrıştırdığı hatıralar, üzerinde yeniden düşünülen ve başka bağlama taşınan yaşantılardır. Bu yaşantılar içinde aile üyelerinin bir araya geldiği odalar, evden gelin alma hazırlığı, anne çocuk arası diyaloglar, misafirlik, kapı önünde birikmiş terlikler, danteller, boncuklu kapı perdesi olarak sıralanabilecek birçok ayrıntı vardır. Bu ayrıntılar gündelik hayatın duygusal sürekliliğini ve o süreklilik içindeki temasları referans almaktadır. Eserler izleyiciyi yaşantıların içine bakmaya çağırmakta ve izleyici de o anın ya da oyunun bir parçası hâline dönüşmektedir. Evin kullanılış biçimi, saklanan eşyalar ve kimler için saklandığı, ev ahalisinin evdeki konumlanışı, yetişkinler arası sohbetler gibi sıralanabilecek birçok olgu aidiyetin görünmeyen yönlerini içerir. Bu görünmeyen yönler eseri yorumlamaya dönük yeni bellek buluşmalarına da açık hâle getirir. Sanatçının belleğe yaklaşımı alışılagelmiş değildir. Sanatçı geçmişi olduğu hâliyle çağırmaz; bellek yeri gelir seçer, yeri gelir eksiltir, dönüştürür ya da bugün içinde yeniden kurar. Bu yönüyle imgesel üretim süreci, görülmüş olan anın, mekânın, insanların, olayların zihinde bıraktığı izin peşindedir. Bununla birlikte yapıtlarda öznel geçmişten çıkılan yolculuk, izleyici ile kurulan ortak bir deneyime dönüşür. Öznellik ve kolektiflik arasındaki geçirgenliğin temelini de bu yaklaşım oluşturur. Sanatçının deneyimlediği anlar yalnızca sanatçıya ait olmaktan çıkar; izleyicinin benzer bir dantelde, benzer bir televizyon ekranındaki popüler kültür imgesinde, benzer bir misafir odasında ya da benzer bir aile kalabalığında kendi yaşamından tanıdığı deneyimselliğe dönüşür.

Eserlerdeki anlara ait tüm ayrıntılar ortak görsel kültürün tanıdık kodlarını içermekte ve bu yönüyle “bizden/benden/geçmişimden/çocukluğumdan/ailemden bir an” duygusu yaratmaktadır. Kumaşlar, perdeler, vitrinler, misafir ağırlama ritüelleri, üzerine dantel örtülmüş bir sehpa ve daha birçok ayrıntı, farklı evlerde benzer biçimde karşılaşılan ve kuşakların görsel hafızasını şekillendiren göstergelerdir. Tüm bu detaylar izleyiciye hazır bir öykü vermek yerine belleğini harekete geçiren, yakınlık hissi uyandıran yaşantı izlerine dönüşür. Böylece sanatçının yansıttıkları izlenmekten çıkarak yaşanan ve deneyimlenen kolektiflik, paylaşıma zemin hazırlar.

Kolektif olana açılan yolculuk, içinde bulunulan kültürde deneyimlenen davranışsal hatıralardır. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı kavramını hatırlatan bu çizgi, eserlerdeki gündelik hareketler üzerinden görünür hâle gelir. Sanatçının kendine ait “edim” başka insanların anılarında da karşılık bulur ve eserin öznesi tekillikten, ben olmaktan çıkarak biz olma duygusuna yönelir. Bellek böylece geçmişi saklayan, eskimiş ve kilitli bir sandık olmaktan çıkar; kilidi kırılır ve izleyiciye aktarılan canlı bir ilişkiye yol verir.

The Relationship Between Act and Agency

The Edim series forms the starting point of this approach. Its title evokes an action that has already taken place and been experienced. Rather than representing the outcome of an action, Edim explores the memories evoked by that action: experiences reconsidered and relocated into different contexts. These experiences encompass numerous details, including rooms where family members gather, preparations for a bride’s departure from her family home, dialogues between mothers and children, visits to relatives, slippers accumulated at doorways, lacework and beaded door curtains. Such details refer to the emotional continuity of everyday life and the encounters that unfold within it.

The works invite viewers to look into these lived experiences, ultimately allowing them to become participants in the moment or the game itself. The ways in which a home is used, the objects kept and the people for whom they are preserved, the positioning of household members within the home, and conversations among adults all reveal the unseen dimensions of belonging. These invisible dimensions also open the works to new encounters with memory through which they can be interpreted.

The artist’s approach to memory is far from conventional. He does not summon the past exactly as it was; memory sometimes selects, sometimes omits, transforms or reconstructs it within the present. In this respect, the process of image-making follows the traces left in the mind by moments, spaces, people and events once encountered. At the same time, the journey that begins with subjective recollections in the works transforms into a shared experience with the viewer. This approach establishes the foundation for the permeability between subjectivity and collectivity.

The moments experienced by the artist cease to belong exclusively to him; they become experiences that viewers recognise from their own lives—a familiar piece of lacework, a popular culture image on a television screen, a guest room resembling one they have known, or a crowded family gathering. Every detail in the works carries familiar codes of a shared visual culture, evoking the feeling of “a moment from us, from me, from my past, my childhood or my family.” Fabrics, curtains, display cabinets, rituals of hospitality, a coffee table covered with lace and countless other details are visual markers encountered in similar forms across different homes, shaping the visual memory of generations.

Rather than offering viewers a ready-made story, these details become traces of lived experiences that activate memory and evoke a sense of familiarity. In this way, what the artist reflects moves beyond being merely observed and becomes a form of collectivity that is lived, experienced and open to sharing.

The journey towards the collective is shaped by behavioural memories experienced within a particular culture. This trajectory, which recalls Carl Gustav Jung’s concept of the collective unconscious, becomes visible through the everyday gestures depicted in the works. The artist’s own edim finds its counterpart in the memories of others, and the subject of the work moves beyond individuality—the sense of “I”—towards a sense of “we.” Memory thus ceases to be an old, locked chest preserving the past; its lock is broken, giving way to a living relationship conveyed to the viewer.

Minyatür geleneğinden kolektif geleceğe

Sanatçının minyatür geleneği ile kurduğu ilişki, bakış açısının bağlamsızlaştırılabildiği kompozisyonlar, yüzeyi farklı yönlerden okuyabilme, anlatıda figür-mekân-yön ilişkisinin yorumlanmasına dönük çoğulluk, her bakışta anlatıya dönük oyunu yeniden kurmaktadır. Söz konusu çoğulluğun esere kazandırdıkları, anlatı içindeki başrollerin değişebilmesi ve anlatı içindeki çeşitliliğin izleyiciyi yormadan ve doğal akış içinde yeniden ele alınması olasılığıdır. Çok yönlü algı etkisi, resmin biçimsel düzenini yeniden inşa ederek anlam üretme biçimini de değiştirmektedir. İzleyici tek bir bakış açısına yerleşmek yerine eserin çevresinde hareket ederek, yön değiştirerek ve her defasında başka bir ilişkiyi fark ederek edilgen bir alımlama sürecinden çıkabilmektedir.

Algılama, bakış ve konumun alışılagelmiş sınırından çıkarak beden ve zamana yayılan bir deneyime dönüşür. Çünkü belli bir odakta toplanmak, kompozisyonu odak alanına göre derecelendirmek ya da önceliklendirmek yerine her ayrıntının kendi varlığını koruduğu bir illüzyon söz konusudur. Eserle her karşılaşma ya da bir araya geliş yeni bir algısal etki yaratır. Bu çok merkezli yapı, sanatçının ele aldığı toplumsal ilişkilerin derinliğini de içermektedir. Bir anlamda anıların zenginliğini kaybetmeden gerçekliğin de ötesinde bir hatırlama ve deneyim alanına dönüştürür. Böylece yaşantının katmanları görünür hâle gelir ve yaşantı, merkez ve çevre arası kalıcı hiyerarşi sunmak yerine eser üzerinden gezilerek yaşanabilir hâle gelir. Anlam tek bir figür, mekân, yüzey üzerinde tüketilmez; aksine tüm bu unsurları birbirine bağlamak ve her bakışta yeniden kurmak üzerine şekillenir.

Ömer Faruk Erdoğan

Edim, 2026

Tuval üzeri akrilik | Acrylic on Canvas

110 x 100 cm

From the Tradition of Miniature Painting to a Collective Future

The artist’s relationship with the tradition of miniature painting manifests itself through compositions in which perspective can be detached from a fixed context, surfaces can be read from different directions, and the relationship between figure, space and orientation within the narrative remains open to multiple interpretations. This plurality allows the narrative to be reconstructed as a visual game with every new encounter.

One of the possibilities this multiplicity brings to the works is the shifting of leading roles within the narrative, as well as the reconsideration of its diversity in a natural flow without overwhelming the viewer. The effect of multidirectional perception reconstructs the formal arrangement of the painting and consequently transforms the way meaning is produced.

Rather than settling into a single viewpoint, viewers can move around the work, change their position and discover different relationships each time, moving beyond a passive process of reception. Perception, released from the conventional boundaries of perspective and position, becomes an experience extending across the body and time.

This is because the works create an illusion in which every detail retains its own presence, rather than concentrating everything within a particular focal point or assigning degrees of importance to the composition according to a central perspective. Every encounter with the work, every coming together, generates a new perceptual effect.

This polycentric structure also encompasses the depth of the social relationships addressed by the artist. In a sense, it transforms memory into a space of recollection and experience that extends beyond reality without losing its richness. The layers of lived experience consequently become visible, allowing experience to be navigated through the work rather than being organised around a permanent hierarchy between centre and periphery.

Meaning is not exhausted by a single figure, space or surface; instead, it takes shape through the connections established between these elements and their continual reconstruction with every new perspective.

Prof. Dr. Suzan Duygu Erişti

Ömer Faruk Erdoğan

Hamam, 2026

Tuval üzeri akrilik | Acrylic on Canvas

110 x 100 cm

© 2010-2026 Arete Art Gallery, Ankara | Turkey |